radyo
radyo
ford
Selda Bıçak
Selda Bıçak

SORUMSUZLUK BİLİNCİ VEYA KANDIRILMANIN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ ÜZERİNE…

28 Eylül 2016 Saat: 18:05
YORUM YAPTavsiye EtYazdır

Bu yazı 1.662 kez okunmuştur

“Sorumluluk neydi? Sorumluluk emekti…” Selvi Boylum Alyazmalım’da “sevgi”ye denk gelen bu söyleme yakından baktığımızda aslında sorumluluk kavramıyla da iç içe geçebileceğini görürüz. Öyleki kişinin karar alma-verme konusunda özgür olması gerektiğini iddia ettiğimiz an aynı zamanda bu kararın sonuçlarına katlanmaktı bir bakıma sorumluluk(!..)Oysa günümüzde tüm sorumlulukların göz ardı edilebildiğini görmekte ve bu sayede omuzlarımızın hafiflediğini sanmaktayız. Peki, omuzların hafiflediğini sanmak veya olanı görmezden gelmek ne derece mümkündür veya mümkün müdür? Yanı başımızda bir kadının katledildiğini görüp de hiçbir şey yokmuş gibi davranmak, sokak hayvanlarına işkence eden, çocuklara cinsel tacizde bulunan insanlara ses çıkarmamak, Soma’yı Ermenek’i unutmak mümkün müdür, bunlar toplumca kanayan yaralarımızdan sadece bazıları değil midir ve nasıl görmezden gelinebilir? Ki zaten tüm bu kötücül olaylar zamanında bazı sorumluluklar örtbas edildiği için tekrarlanıyor olamaz mı?…

Sorumluluk kavramının hayatımızdaki yeri ve önemini daha iyi kavramak adına, felsefe tarihinde sorumluluk kavramıyla ilgili neler söylenmiştire ve ilgilenen isimlerden bazılarına kısaca değinecek olursak, Immanuel Kant’ın insanının da Jean Paul Sartre’ın insanının da kararlarının sorumluluğunu taşıdığını görürüz… Kant sorumluluk duygusundan kalkılarak, özgürlüğün sağlanabileceğini vurgular. Çünkü ona göre bir şeyden sorumlu olmak için onu yapma veya yapmama gücüne sahip olmak gerekir. Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi adlı eserinde “Öyle davran ki, bu davranışında insanlığı hem kendinde hem de diğer insanların her birinde her zaman bir amaç olarak göresin; asla bir araç olarak kullanmayasın” derken günümüz insanının hafifletmeye çalıştığı omuzlarının aslında hiçbir zaman hafif olamayacağı aksine o ağırlığın bilincini duyumsayarak özgür olacağını belirttiğini söyleyebiliriz. Kant gibi Sartre da insanı hem kendinden hem de tüm insanlıktan sorumlu tutar ve “insan özgürlüğe mahkûmdur” sözüyle karşımıza çıkar felsefe sahnesinde… Arthur Schopenhauer ise tam tersini insanın asla özgür olamayacağını, insanların eylemlerinin önceden verili olduğunu, insanların tercihine bırakılan hiçbir şeyin olmadığını düşünür. O zaman, diyebiliriz ki Schopenhauer’a göre insan yaptığı hiçbir fiilin faili değildir ve bu bağlamda ortaya konan hiçbir fiilden ötürü sorumlu tutulamaz. İşte bizim bocaladığımız nokta tam da burasıdır. Biz ne yardan geçebiliyoruz ne serden… Ne tam anlamıyla özgür olabiliyoruz, ne tam anlamıyla kaderci… İki arada bir derede hem özgür olduğumuzu iddia edip hem de sorumluluklarımızı kadere yüklemeyi seçiyoruz “bu işin fıtratında… var” diyerek… Hem kendi sorumluluklarımızdan kaçınıyoruz birey olarak hem de toplumsal bir sorumluluktan bahsetmeye çalışıyoruz.

Peki günümüz insanı bu şartlarda kendini ne kadar gerçekleştirebilmiştir, ne kadar kendi olabilmiştir, bu sorumluluğun veya sorumsuzluğun neresindedir? Fikrimce tam da sorumsuzluk bilinci veya kandırılmanın dayanılmaz hafifliği üzerinde; kimi zaman internet başında 140 karakterle, kimi zaman kahve köşelerinde sağlı sollu uçan sözlerle, kimi zaman TV karşısında entrikalı dizilerle, dahası üzgünken bile gülen fotoğraflardaki öz çekimlerle… orda burda bir yerlerdedir ama başta da sorduğumuz gibi ne kadar gerçektir, ne kadar kendidir?.. İnsan kanmaya, kandırılmaya, yanılmaya açık bir varlıktır.  Bu şüphe götürmezdir. Ancak kişinin yaptıkları ve onların sonuçları her zaman için iyi olmayabilir; işte tam da bu noktada tüm bireylerin sorumluluklarının idrakına daha da bir varması gerekir. Ama biz insanlar dünden bugüne ve hatta sanırım yarına bu sorumluluktan köşe bucak kaçıp yerine sorumsuzluk bilincini koyuyoruz. İnsan eylemlerinden sorumlu olmalıdır ancak o aynı zamanda kandırılabilir, yanılabilir olandır o nedenle kandırılmışsa sorumluluk yerini sorumsuzluğa bırakabilir dersek Raskolnikov’un baltasını bileyip vicdanını öldüren bir topluma dönüşürüz gün geçtikçe…  Bunun olmaması için suçun ve cezanın sorumluluğun ve sorumsuzluğun daha da önemlisi insan olmanın bilincine bir an önce varmamız gerekir. Sanıyorum bu yolda da yapmamız gereken en önemli şey vicdanımızın sesini duymaktır onu susturmaktan ziyade…

YORUMLAR Üye Girişi

Bu Yazıya Yorum Yapılmadı. İlk Yorumu Siz Yapmak İster misiniz? 
Lütfen Resimdeki kodu yazınız
 

Kocaeliden, Türkiyeden ve Dünyadan Son Dakika Haberleri Tavsiye Formu

Bu Yazıyı Arkadaşınıza Önerin
İsminiz
Email Adresiniz
Arkadaşınızın İsmi
Arkadaşınızın E-Mail Adresi
Varsa Mesajınız
Güvenlik KoduLütfen Resimdeki kodu yazınız
Yukarı ↑